divExpoturkishBanner

Ekonomik krizin düşüşe geçtiğini düşünüyor musunuz?


 
Kariyer

Tüm günahların keçisi CEO’lar
24.04.2009

İlk duyulduğunda bazıları terlik markasıyla karıştırmıştı, CEO’ları. Ardından bu unvanın Genel Müdüre eş, hatta daha üst bir konumda olduğu anlaşıldığında itibarı hızla tavan yaptı. Herkes bir anda CEO olmak istedi. Mevcut Genel Müdür kartvizitleri çöpe atıldı, yerini CEO yazanlar aldı. Bu unvan o kadar dilden dile dolaştı ki; küçük çocuklar bile bir zamanlar doktor olacağım, itfaiyeci olacağım, astronot olacağım hayaliyle yanıp tutuşurken bir baktık CEO olacağım demeye başladılar. Patronlar cephesinde de benzer bir salgın baş gösterdi. “Senin CEO’n varsa benim de var” rekabeti bir anda CEO unvanlı yönetici sayısında patlamaya yol açtı.

CEO’lar güçlendiler, güçlendiler ve hiç görülmedik yetkilerle donanmaya başladılar. Bu yüzden dikkat çektiler ve kuruluş içi ve dışı çevreler tarafından yakından takibe alındılar.
Bu yoğun ilgi bazı CEO’ların havaya girmesine neden oldu. Nitekim birçok CEO basın ve yayın dünyasından “kanka”lar edinerek, kendilerini meşhur edecek ve sürekli gündemde tutacak “bireysel marka” danışmanlarına sahip oldular. Bazı CEO’lar “imaja yatırımı” daha da ileri noktalara götürerek birer “mitolojik kavraman” haline geldiler. Haklarında düzinelerce kitap yazıldı, başarı öyküleri üniversitelerde okutuldu. Engin bilgi birikimi ve deneyime sahip olduğu vurgulanan bu medyatik CEO’lar konferanstan konferansa dolaşıp, birer “iş yaşamı idolü” haline dönüştüler.

Cemiyet hayatında da kendilerini göstermekten geri kalmayan CEO’lara rastlanıldı. Paparazzilerin yakın markajına girerek davetlerde boy boy resimleri, magazin dergilerinde ise yaşadıkları debdebeli hayatın detayları tüm açıklığıyla yayınlandı.

Çok ama çok para kazandılar. Kazançlarının önemli bir bölümü şirket karlarından aldıkları komisyonlardan geliyordu. Sonra bir bakıldı onlar en çok vergi verenler listesinin tepesindeler. Yaşam stilleri ve harcamalarıyla dikkat çektiler: Özel müzayedelerde en pahalı resimler bu kişiler tarafından satın alındı, güzel evlerde oturdular, güzel teknelere bindiler, jetlerde uçtular.
Şu sıraların en popüler reklâmında olduğu gibi, işler iyi giderken CEO’lar “yiyiyos, içiyos, uçuyos, kazandırıyos, kazanıyos, harcıyos size ne?” derlerken kimselerden pek ses çıkmadı. Ancak yönettikleri şirketler tepe taklak gitmeye başlayınca tüm dikkatler onların üzerine çevrildi.

Önceleri münferit kıl olmalarla başlayan tepkiler, şimdilerde “her sorunun tek sorumlusu CEO’lar” haksızlığına ulaştı. Diğer bir deyişle onlar “tüm günahların keçisi” oldular.
Tepki gösterenlerin başında patron ve yönetim kurullarının gelmesi manidardı. Aslında onlar CEO’lara güç vermiş, yüksek karlar elde edilirken bu nereden geliyor diye sormamış, CEO’lara tanınan sınırsız imkanların altına imza atmıştı. Suçlamalar bununla kalmadı daha ileri noktalara gitti: CEO’lar ekonomik krizin en büyük müsebbibi olarak gösterildi. Siyasiler de -biraz da işlerine gelerek- bu suçlama kervanına katıldılar ve G 20 zirvesinde CEO’ların gelirlerini masaya yatırdılar.

“Seveni yok, sevmeyenlerinin sürüsüne bereket” bir konuma gelen CEO’lara biraz fazla haksızlık edilmeye başlandı. Öncelikle bu unvana sahip herkes aynı kefeye kondu. Sanki tüm CEO’lar aynı kişilik tarzına sahipmiş ve değerleri, tarzları aynıymış gibi… Sanki gerçekten işini çok iyi yapan, koltuğunun hakkını veren hiç bir CEO yokmuş gibi... Herkes CEO’ları kazandıkları, harcadıkları ve yaşam stilleri ile izledi ve bu izlenimlerle değerlendirdi. Aslında bir de resmin diğer bir yüzü var.

CEO’lar görevleri gereği sürekli diken üstünde oturuyorlar, çünkü onlar uygulamanın en başındaki yöneticiler. Başarıda göklere çıkarılıyorlar, başarısızlıkta ise kelleleri isteniyor. Gelişmiş ülkelerde özellikle de ABD’de durum eski Teksas’ı hatırlatıyor: Başarılı olan ayakta kalıyor, başarısız olan yok olup gidiyor.

Batılı ülkelerde patronlar ve yönetim kurulları şirketlerin işletilmesini bu kişilere devrediyorlar ve o andan itibaren işlerine karışmıyorlar. Ancak sonuç bekliyorlar. Beklenen sonuç ise basit ve net: Mali yılın sonunda şirket ne kadar kar etmiş ve ortaklara ne kadar temettü dağıtmış. Bunun nasıl yapıldığı pek umurlarında değil. Değerlendirme dönemleri yalnızca bir yıl. CEO’lar ne yapacak ne edecek istenen kar düzeyini yakalayacaklar. Aksi durumda yandılar. Anında yeni CEO adayları ile görüşmeler başlıyor.

Yurtdışındaki  tüm patronlar tabii ki böyle değil. Nadir de olsa farklı patronlar var. Panasonic markasının kurucusu Konsuke Matsushita bunlardan biri. 1989 yılında hayata gözlerini yuman Matsushita şirket üst yöneticilerine 25 yıllık stratejik plan yaptırarak ilk görünüşte gereksiz ancak biraz düşünüldüğünde derin anlam taşıyan yaklaşımıyla farklı bir patron portresi çiziyor.
Aslında Matsushita’nın vermek istediği mesaj oldukça net: CEO’suna “aman yalnızca 1 yıla odaklanarak şirketinin geleceğini tehlikeye atma, ben seni yalnızca 1 yıl içinde elde ettiğin kar ile değerlendirmiyorum, gelecek yılları da garantiye alan uygulamalar yap, ben buna da önem veriyorum” demek istiyor.

Ülkemizde ise daha farklı bir patron–CEO ilişkisi gözlemliyoruz. Bizde patronlar ne kadar kurumsallaştık deseler de tam olarak işten ellerini çekemiyorlar. Günün her saati olmasa da, CEO başta olmak üzere tüm çalışanlara  “daha hala işin içindeyim” duygusunu hissettiriyor. Hal böyle olunca, ülkemizde CEO’luğa soyunan yöneticiler bu durumun hem avantajlı hem de dezavantajlı yönlerini aynı anda yaşıyorlar.

Patronların işin içinde olmasının en önemli dezavantajı neredeyse tüm karar süreçlerinin onlarda bitmesi. Bu yüzden onay süreçleri çok uzuyor ve diğer yöneticilerin etki düzeyi düşüyor. Bu noktada gol yiyen CEO’lar “yetkisizlik” bahanesine yaslanarak rövanşı patrondan alıyor ve “ama”sı bol cümleler kuruyorlar. Böylelikle “sonuçların tek sorumlusu” olmaktan yırtıyorlar. CEO’ların işleri hiç kolay değil. Bir yanda kar etme baskısı, diğer yanda müşteriler başta olmak üzere diğer yandaşların memnuniyeti. Bu hassas dengeyi koruyabilmek her baba yiğidin harcı değil.

Karlılık olmadığı zaman kuruluşların yaşamlarını sürdürmeleri mümkün olamazken, “her ne pahasına kar” dediğiniz zaman da süreklilik tehlikeye giriyor. Aslında en ideal durum birbirini dengeleyen patron-CEO modeli. Taraflardan biri dengeyi kaçırdığında diğerinin onu denge noktasına çekebilmesi çok önemli. Bu süreçte CEO’nun gerçek anlamda profesyonel gibi davranması ve görevinin gereğini yerine getirmesi gerekiyor. İnandığını söylemesi, ısrar etmesi, inatlaşmaması...

Bu yüzden, gerçek anlamda CEO bulmak tam bir maharet işi haline geldi. Bu stresi yönetecek, sıkıştığı zaman ilkelerinden taviz vermeyecek, patron ve diğer yarardaşlar arasındaki dengeyi kuracak, bir şey başardığı zaman “ben her şeyin en iyisini yaparım” duygusuna kapılmayacak karaktere sahip olmak hiç kolay değil. Cesaret de dahil birçok önemli özellik gerektiriyor.

Görüldüğü üzere, CEO olmak dışardan görüldüğü kadar kolay bir şey değil. CEO olmak isteyenlere duyurulur.

     
Yorum Yaz
Ad Soyad :

Ad Soyad alanı boş bırakılamaz.
E-posta :

Girmiş olduğunuz e-posta adresi hatalı ya da eksik. Lütfen kontrol ediniz.
Başlık :

Başlık alanı boş bırakılamaz.
Yorum:

Yorum alanı boş bırakılamaz.
1 - 2 - 3 - 4 İleri >
 
kobi.milliyet.com.tr'de yer alan her türlü bilgi, haber vs., bu konularda hizmet alınan üçüncü kişi ve/veya kişilerden sağlanmakta olup Milliyet Gazetecilik A.Ş. tarafından mümkün olabildiğince güncel tutulmaya çalışılmıştır. Sayfamızda yer alan bilgiler ve bu bilgilerin doğrulukları tarafımızca hiçbir şekilde garanti edilmemektedir. Milliyet Gazetecilik A.Ş., bu sitede yayınlanan haberlerin ve yer alan bilgilerin eksik, yanıltıcı veya hatalı olmasından ve bu bilgilere güvenilmesi sonucu doğabilecek maddi zararlardan dolayı sorumlu tutulamaz.