Her oyuncu hayatın ona dağıttığı kartları kabul etmelidir. Ama bir kere eline aldığında, oyunu kazanmak için, kartları nasıl oynaması gerektiğine yalnız başına karar vermelidir.
Voltaire
Öğrencilik yıllarımda en çok kullandığın araç belediye otobüsü idi; aslında birçok öğrenci için bu durum hep böyleydi. Bugün hala otobüsü ve diğer toplu taşıma araçlarını kullanırım.
Öğrencilik yıllarımdaki otobüs yolculuğu ile bugünün yolculukları birbirine çok benzemiyor. Öncelikle, otobüs sayısı çok daha azdı; yolcu sayısı da. İşe gidiş ve dönüş saatleri çok dolu olurdu otobüsler. Kalabalık saatlerde otobüse bindiğimizde, istemeyerek de olsa birilerine çarpardık ya da birileri bize çarparlardı. Hemen özür dilenir yolculuğa devam edilirdi.
Gel zaman, git zaman...İstanbul’da nüfus arttı; daha doğrusu İstanbul çok göç aldı. Otobüs yolculukları da bundan nasibini aldı. Önceleri yolculardan biri çarparsa veya ayağımıza basarsa özür dilerdi. Bu davranış biçimi artık kayboldu. Birilerine çarpmak veya birilerinin ayağına basmak artık normal bir davranış biçimi oldu. Hatta yolcuların sayısı o kadar çok arttı ki ve otobüs o kadar doldu ki, insanların ağız kokularını bile duyar olduk. İşin garibi bu artık yaşam biçimi oldu; hatta paradigma. Sözünü ettiğim: Başkalarının ağız kokusunu çekmek ve başkalarının ayağımıza basmasına izin vermek; ya da bunları yapanlarla birlikte yaşamak.
Her durakta yeni yolcular, binmek için başkalarını itmekte ve çekinmeden başkalarının üstüne basabilmektedirler. Otobüs içinde kendi inisiyatifinizle hareket edebilmeniz artık olanaksız olmuştur; hatta kimse kendi istediği gibi hareket edememektedir. Fren yapıldığı zaman, viraja girildiği zaman herkesle birlikte hareket edilmekte, yere düşenler düşmekte, tutunabilenler tutunmakta ve yolculuk devam etmektedir. Bu arada, birilerinin üstüne basarak ve can yakarak daha iyi bir yere gelebilenler için de fırsat oluyor söz konusu durumlar. Durağınıza yaklaştığınızda, inmek için başkalarının yine ayağına basmak ve ağız kokusunu çekmek zorundasınız. Zira seçilmiş olan yaşam tarzı bunu gerekli kılabiliyor.
Aynı ezber, yarın yine okunacak, öbür gün yine....Peki ne zamana kadar? Herkes bunun cevabını kendisi bulacak. Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, bu bir yaşam tarzı artık; hatta paradigma. Ya bu yolculuk, ömür bitene kadar tekrarlanacak, ya da gin gelecek birileri kendisini otobüsten atacak; belki de durağına henüz gelmeden.
Burada temel karar, kendini otobüsten atabilmektir; nerede olunduğu belki ilk aşamada o kadar önemli değildir. Zira temel ezber ve paradigma otobüsteki yolcu olmaktır. Bir kere “ben artık otobüsteki yolcu olmak istemiyorum” söylemi artık eski paradigmanın geçerli olmadığının ilanıdır. Kendini, ilk durakta otobüsten atmak ise yeni bir dünya oluşturmak için, kendine meydan okumaktır.
Otobüsten atlama sonucunda, üstümüz başımız tozlanmış, çamurlanmış; vücudumuzda çizikler ve ufak tefek yaralanmalar meydana gelmiş olabilir; bu da doğaldır. Zira yeni bir başlangıcın ilk adımları mutlaka çok zorlu olacaktır. Aynı bir bebeğin yeni yürümeyi öğrenmesi gibi; düşecek, kalkacak; düşecek yine kalkacak; ve düşecek yine kalkacak. Düşmemeyi öğrenene kadar bu döngü devam edecek; yani pes etmek yok.
Yeni bir yolculuğa başlamak da böylesi bir kararlılığı gerektiriyor. Belki yürüyeceğimiz yolları ilk defa geçiyor olacağız; karanlığını, soğuğunu, sıcağını, dağlarını ve uçurumlarını tanımıyor olacağız. Ancak bu yolu neden yürüdüğümüzü ve bu yolun bizi nereye götüreceğini, yolun sonunda nereye varacağımızı biliyorsak; bu her şeye değer.
Yolun sonundaki varacağımız hedef, bizim hayallerimizin somut ifadesiyse ve o hayaller bizim kendi hayallerimiz ise; yani yakın ve uzak çevremizin bize giydirmediği, aslında onların olan hayaller değilse; yani hayal taşeronları değilsek, kendi hayallerimizi gerçekleştirecek yolları her koşulda yaratabiliriz. Bu o kadar da zor değil. Yeter ki isteyelim ve karar verelim...
www.mncon.com
info@mncon.com